Değer Yargısı

Merhaba takipçilerim. En son ne zaman şakağınızda dolu bir tabancanın buz gibi namlusunun varlığını hissettiniz? Ve en son ne zaman kan ter içinde kalmış bir şekilde, altıpatların kurşun dolu kısmının geleceği ana kadar parmağınızla o tetiği çektiniz? Bu satırları okuyorsanız mermi dolu yuvaya denk gelmediniz demektir… Ya da cesaret edemeyip tabancanızı yere bıraktınız ve ne kadar korkak olduğunuzu haykırmışsınız demektir. Dün gece ise benim silahım ateş aldı sevgili takipçilerim. Ama küçük bir farkla. Silah şakağıma değil, kalbime doğrultulmuştu… Ve tetiği çeken de ben değil, sevdiğim olmuştu.

Yaşamın evreleri hakkında az çok bilgi sahibiyizdir değil mi? Az çok okula başladığımız ilk yıllarda eğitim kitaplarımızdan, öğretmenlerimizden ya da aile bireylerimizden bu evreler hakkında bir şeyler duymuşuzdur. Ya da kendimiz araştırmış, kendi çapımızda ufak tefek şeyler öğrenmişizdir. Kısaca özetlememi isterseniz, var olduğumuz şu dünyadaki evrelerimiz aslında ne kadar da basittir;

Bebeklik Dönemi
Çocukluk Dönemi
Ergenlik Dönemi
Yetişkinlik Dönemi (Ben şu anda bu evredeyim sevgili okurlarım)
Yaşlılık Dönemi

Sizlere uzun uzun bu dönemleri anlatacak bilgi birikimine sahip değilim. Daha doğrusu anlatabilmem için, yeniden eğitim kitapları makaleler ya da araştırma kitapları okumam gerekmekte. Fakat yavaş yavaş konuya girebilmek için bunlardan kısaca bahsetmem gerektiğini düşünüyorum.

Bebeklik Dönemi genellikle 1 yaşına kadar olan süreç kabul ediliyor. Hani şu en savunmasız olduğumuz dönem. Her türlü ihtiyaç için anne’ye bağlı olduğumuz dönem… Her türlü hastalığa açık olduğumuz dönem. Bu dönem hakkında ne söylenebilir ki?

Çocukluk Dönemi de 11 yaşına kadar olan süreci kapsamaktadır… Baksanıza hayat ne kadar da çabuk geçiyor. 11 yaşına geldik bile… Hani anneye olan bağlılığımızdan yavaş yavaş kurtulmaya başladığımız, kişilik gelişimine şahit olduğumuz, verilen görev ve sorumlulukları yerine getirmeye çalıştığımız dönemdir çocukluk dönemi.

Ergenlik Dönemi ise, 20 – 21 yaşımıza kadar geçirdiğimiz o ateşli dönemi kapsar. Kız erkek fark etmez bedensel ve ruhsal değişimleri yaşadığımız en hareketli dönemlerden biridir Ergenlik Dönemi. Hani duygusallık, aşk, sevgi gibi çoğu insan için bir anlam ifade etmeyen bu kavramlar; ergenlik döneminde en çok ilgimizi çeken konuların başında gelir.

Yetşikinlik Dönemi dediğimiz ve benim de içinde bulunduğum bu dönemin en belirgin özelliği bana kalırsa; iş ve eş seçminin yapıldığı ve sorumlulukların arttığı zorlu bir dönemdir. İçinde bulunduğum bu dönemin önemi sebebiyle, yaşlılık dönemi hakkında bir şeyler yazmayı düşünmüyorum.

Peki yaşam evrelerini hatırladıktan sonra konuyu nereye bağlayacağımı düşünüyorsunuz? Size kuşlardan, bitkilerden, havadan sudan mı bahsedeyim? Hayır. İnsanların bu dönemler boyunca kazandıkları kişilikler ve karakterler hakkında bir kaç şey söylemek istiyorum. İnsanlar bu dönemlere gelene kadar o kadar farklı hayatlar yaşamaktadırlar ki, kendileri bile farkında olmadan akıl almaz kimliklere bürünebilmektedirler. Bu yüzden siz, karşınızdaki bir bireyin bakış açısını kavrayamadığınızda, onun hangi süzgeçlerden geçip bu netliğe kavuştuğunu düşünmenizde fayda olacaktır. Ancak; bazı değer yargıları her ne yaşamış olursanız olun birbirinden tamamen bağımsız olabilmektedir. Bu konuya birazdan geleceğim. Ama karakter oluşumu hakkında da bir kaç söz söylemek istiyorum sizlere…

Biliyorsunuz ki, kişilik oluşumunu etkileyen bir çok faktör vardır. Çevresel faktörler, aile faktörü, kalıtsal faktörler gibi birbiriyle sıkı ilişki içinde olan bir çok etken vardır. Bunlara derinlemesine girebilecek kadar araştırmacı bir ruha sahip değilim. Ancak kişilik oluşumunu etkileyen en güçlü faktörün aile faktörü olduğunu tahmin etmekteyim. Her ne kadar geniş aile yapısından çekirdek aile yapısına geçiş yıllar önce tamamlanmış olsa da, anne ve babanın bireyin kimliğinin oluşmasındaki etkisi hala en yüksek derecede. Bu durumda da yetişkinlik dönemine gelmiş bir birey için ailenin de önemi her şeyin ötesinde olmaktadır. Bir de duygusal bağların çok önemli olduğu bir yetiştiriliş tarzını düşünürsek, dediğimi çok daha iyi kavrayacaksınızdır…

Peki, buraya kadar sanırım ailenin yetişkin bir birey için ne kadar önemli olduğunu kısaca anlatabildim. En azından bağlamaya çalışacağım konunun köprüsünü inşa etmiş olduğumu düşünüyorum. Ailenin önemi hakkında bir kaç satır daha karalamadan önce, şu yukarıda birazdan döneceğim dediğim konuya dönmek istiyorum. Değer yargıları konusunda da bir kaç şey söylemeden olmaz.

Değer yargısı hakkında not aldığım bir cümleyi sizinle paylaşayım hemen; “Belirli bir yaşa kadar, kişinin yetiştiği çevre ve bulunduğu ortamla şekillenen, daha sonraları ise kişinin yaşadığı olaylar yüzünden değişebilen; aslında yaşadığı olaylar yüzünden evrim geçirmeye müsait, verilen tepkilerin kişide daha önce oluşmuş olan değer yargısı çerçevesinde şekillenebilmesi durumu…”

Şu da fena sayılmaz; “Kişinin kendi değer sistemi içinde haklı gördüğü bir eylemin, yapıldığında haklı olmayabildiği durumları meydana getiren durum…”

Şimdi yargıların bağımsız olabileceğini az önce size söylemiştim. Aslında yargılar ikiye ayrılır. Olgusal ve Değer Yargıları. Olgusal yargıları doğru ve yanlış şeklinde değerlendirebiliriz. Değer yargıları ise, insanların zihninde anlamları bulunan öznel yargılardır. Biliyorum gittikçe sıkıcı olmaya başladım. Ama en başta bahsetmiştim ya; silah şakağımda değil kalbimde ateşlendi. Hem de kelime anlamı; “bir insan için önem taşıyan nesne ya da olay” olan 5 harfli bir kelime yüzünden. Değer!

Değer yargıları insandan insana yaşadığı koşullara ve edindiği karaktere göre değişebilir. Tabi ortak değer yargılarının genel kabul görmüş geçerliliğinden bahsetmiyorum. Örneğin, bir kadın için; karşısındaki bireye değer vermesine sebep olan eylemler, başka bir kadın için anlamsız olabilir. Tabi burada bireye verilen değerin değer yargıları bakımından ahlaki mi estetik mi olduğu konusunu eylemlerin içeriği netleştirir.

Her neyse, ben sizlere bireye verilen değerden bahsetmek istiyorum son olarak… Buraya kadar zaten kafanızın şiştiğini çok iyi biliyorum. Ama sizlerden gerçekten özür dilerim ki; 67 gün süren bir hayal havuzunda dün son nefesimi vermiş bulunuyorum. Beni anlayışla karşılayacağınızı düşünerek yazıma devam ediyorum.

İnsan kime değer verir? Tabi ki sorunun cevabı çok basit. Sevdiğine. Peki değer vermek için sadece sevmek yeter mi? Tabi ki tek başına sevgi yetmez. Karşındakine saygı duymak, onu tanımak gerekir. Karşınızdaki insanı olduğu gibi; iyi kötü yanlarıyla kabul etmeniz gerekir. Onun için fedakarlıklar yapmanız gerekir. Ve bunların hepsini karşılık beklemeden yaptığınızda da “onun gözünde ufacık da olsa değer” kazandığınızı hissetmeniz gerekir. Bu insanın yapısında olan bir dürtüdür. Buraya kadar yanlış bir duygu belirtisi yok. Süreç gayet olağan gözüküyor.

Peki insan sevdiğine değer verebiliyorsa (en fazla sevgi ve değeri alan kişiyi aile bireyi olarak kabul edelim) sevildiğini bildiği birine neden değer biçmeyebilir? (Karşı taraf sevgi çeşidinin asla bir aile bireyiyle aynı seviyede tutulamayacağını bildiği halde) Burada insanın aklına gelen ilk şey, değersiz olan tarafın tutum ve davranışları olur. Saygısız, seviyesiz, hatalarını sürekli tekrar eden, bencil, duygusuz ya da kişilik problemi olan biri? Bunların cevabını değer vermeyene sormak en doğru sonucu bize verecektir. Eğer böyle biri varsa hayatınızda ne olur ona bunu sorun. Ve aldığınız cevabı bana bildirin.

Yetişkinlik döneminin içinde 33 yaşıma basmış biri olarak, sevginin boyutlarının bireylerden bireylere çok farklı yoğunluklarda olduğunu kavrayabilecek bilince çoktan eriştim. Özellikle ikili ilişkilerde ki buna “sevgili” diyelim; aile ilişkilerinde yaşanan, buna da anne baba çocuk diyelim; sevgi çeşidine göre tamamen farklı bir biçim sergilediğini en az ismim kadar net bilen biriyim. Yaşanan anlık duygusal patlamaların dış etkenlerin de tetiklemesiyle birlikte (alkol, sigara vs) insanların duygu ve düşüncelerini ne boyutlara getirebileceğini de daha önce pek çok kez yaşamış biriyim. Bu sevgi belirtileri bazen yüksek yoğunluğa ulaşırken bazen de yok olacak kadar az bir seviyeye gelebilir. Ancak sevginin kaybolduktan sonra bile, yeniden kazanılacağını bilen ve buna daha önceleri şahitlik yapmış biriyim. Bu aile bireyleri arasında olan ilişkilerde de böyle, sevgili olan bireylerde de böyle

Ancak değer kavramının, ne bu anlık değişken etkenler yüzünden ne de sevginin çeşitliliği bakımından değişmediğini, insanın kimliğinde yıllarca süren birikimlerin sonucunda oluştuğunu da çok ama çok iyi biliyorum. Kısacası, duygu patlamaları ani olabilir ve gelip geçicidir. Ama değer kavramı yılların vermiş olduğu bir birikimdir ve değişken olmasına rağmen asla gelip geçici değildir. Bireyin kişiliğinde yer edinmiştir.

Bağlamak istediğim noktaya sonunda geldim sevgili takipçilerim.

Kendinizi “sevdiğiniz bir insanın gözünde” en son ne zaman değersiz hissettiniz? Bence böyle bir şey yaşadıysanız sevinin çünkü sadece hissetmişsiniz… Emin olun farklı da olabilir. Yani yanlış hissetmiş de olabilirsiniz.

Peki değersiz olduğunuz gerçeğini “sevdiğiniz bir insanın açıkça söylediği sözlerle” ne zaman fark ettiniz?

Umarım böyle bir şeyi yaşamassınız sevgili takipçilerim. Umarım siz, o kelimeleri asla duymazsınız.

Sevgilerle…

“Onur SUSAN”

Lütfen bir cevap yazın.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s