
Daha önceleri de defalarca dile getirdiğimi hatırlıyorum. Öyle dönemler geliyor ki; ne okuyabiliyorum ne de yazabiliyorum. Uzun süredir yine böyle bir dönemin içinde sıkışıp kalmış haldeyim. Çıkabilecek miyim ya da çıkmak istiyor muyum onu bile bilmiyorum.
Aile kaçamağı yapıp İstanbul’dan uzaklaştığımda zaman inanılmaz yavaş akıyor. Har saatin, dakikanın hatta saniyenin keyfini çıkarabiliyorum. Ancak süreç dönüp dolaşıp günlük rutin iş ev yaşamı temposuna geldiğinde süreç çok can sıkıcı ve keyifsiz oluyor. Neredeyse her gün birbirinin tekrarıymış gibi zaman akıp gidiyor. Ve çok hızlı akıp gidiyor. Bir şeylerden tat almak gittikçe zorlaşıyor. Bunun sebebi bir şekilde belki de zaten bir çok şeyi deneyimlemiş olmam da olabilir. Emin değilim. Ya da artık dünyada olup biten her şeye o kadar hakimiz ki, bize ilgi çekici gelmiyor da olabilir. Sanırım benim için ikinci seçenek daha doğru olacaktır.
Bu arada dün yapay zekaya Yalan Rüzgarı dizisini sorduğumda bana; dünyanın en uzun dizilerinden biri olduğunu söyledi. Nedense hala bu diziyi çocukluğumla bir tutuyorum ve anılarıyla huzur buluyorum. Dile kolay 53 yılı aşkın biri diziden bahsediyoruz. Şöyle düşünelim en basit haliyle; dizinin ilk bölümünde doğan bir bebek olsanız; şu an 53 yaşındasınız. Ne kadar derin bir matematik bilgisi öyle değil mi?
İşte başlıktaki gibi yazacak bir şey bulamayınca bu şekilde saçmalamaya başlıyor insan. Halbuki yapay zekaya blog sayfamda ne yazayım diye sorduğumda onlarca başlık çıkartıyor ve bir de ekliyor; istersen sana bununla ilgili bir metin oluşturabilirim. Hani benim yerime de yazacak ve en son cümlesi de; sizin de konuyla ilgili düşünceleriniz varsa lütfen yorum bölümünde benimle paylaşmaktan çekinmeyiniz falan filan… Ben yazacaklarımı da yapay zekaya bırakacaksam blog sayfamı kapatır giderim. O kadar da geri kafalıyım bilin istedim.
Kafa dağıtmak istediğimde Pinterest üzerinde o kadar çok vakit geçiriyorum ki; önerilerim daha doğrusu Ana Sayfa Akışım çok garip bir hal aldı. Hani bir erkek mottosu vardır ya; At avrat silah; işte benim Pinterest önerilerim de; araba, Jessica Chastain ve iPod. iPod ne alaka mı? iPod Classic sevdam o kadar büyük ki, Pinterest üzerinde yer alan tüm iPod Classic fotoğraflarını pinliyorum. Bilenler bilir evimde gizli kapaklı bir yerlerde gıcır gıcır yedinci jenerasyon iPod Classic cihazım durmakta. Apple insanların sesine kulak verse de yıllar sonra bir tane iPod çıkarsa. Adım gibi eminim satış rekoru kıracaktır. Ama Apple işte. Boş cihazlar çıkarıp milletin parasını söğüşlemekten başka bir şey yapmıyor. (Bu makaleyi Macbook üzerinden yazıyordu.)
Jessica Chastain ne alaka dediğinizi de duyuyorum. Benim için çilli, beyaz tenli ve oranj saçlı kadın dendiğinde yer yüzünün en akıl almaz kadını bildiklerim arasında sadece Jessica’dır. Konu tartışmaya açıktır ama dediğim gibi bildiklerim arasında. Çünkü daha fazla araştırma yapma gereği duymadım. Bu arada tanıyanlar diyecektir ki; ne oldu sarışın sevdanıza Onur efendi, yaşlandıkça tarz mı değiştirdiniz? Lütfen bırakalım metalaşmış düşünce ve tavırları. İnsan olsun yeter öyle değil mi? Şu cümleyi yazdıktan sonra 2018 yılının aklıma gelmesi? (Yazar çizer kişi burada bir tebessüm eder… Ama okuyanlar göremez.)
Çanakkale’de zaman yavaş akıyor. İddia edebilirim, bahse de girebilirim (ikisi de aynı değil mi?) ama bilimsel olarak kanıtlayamam. Denizi seyretmek, sabah dalgaların sesiyle uyanmak, aileyle vakit geçirmek, bol bol kahve içmek vesaire… Güzel ve keyifli. Ama işin can sıkıcı bir boyutu da var. Bir şekilde hızlı veya yavaş zaman akıyor ve İstanbul’a dönüş yaklaşıyor. Şu an çok yakın olmasa da bir kaç gün sonra çok yakın olacak. E o an geldiğinde mutlu olacağımız tek şey, eve dönerken Ajda Pekkan’la beraber dönmek olacak. (Keşke şarkılarıyla değil de süperstarın kendisiyle dönüyor olsaydık… Ne havam olurdu bu sayfalarda değil mi ama…)
Yazamama sorunsalına dönecek olursak. O kadar karaladık, bir şeyler söyledik durduk. Anlattık, ifade ettik, hatta tebessüm ettik. Peki akılda ne kaldı? Ya da yazar çizer burada ne anlatmak istedi? Koca bir boşluk. Baktığımızda içini dökmek istedi, bir şeyler karalamak istedi, belki de klavyesine dokunup o tıkırtıyı duymak istedi. Bunu hiçbirimiz bilemiyoruz.
Sevgilerle…